Toparlanin Gidiyoruz
14/5/2007 -Kategori: Okunasi Yazarlar
Toparlanın, Gidiyoruz!
Nereye mi? Nereden geldiysek oraya.. İnsanın nereden geldiği konusunda sarih bir fikri olmasa da mutlaka bir yerden geldiğini idrak edecek seviyeyi tutturması iyidir. Böylece içinde gidilecek bir yeri olduğuna dair bir duygu taşıyabilir, o duygusal bölgeyi koruyabilir. Nereden gelmiş olursak olalım; hepimizin geldiği yer maneviyatımızın bir parçasıdır. Çünkü bu yer algılanabilir, işaret edilebilir, bir mekan bile olsa insan için taşıdığı maddi vasıflar bakımından değil, ihtiva ettiği mânâ bakımından önemlidir. Geri gidilemeyecek, dönülemeyecek bir yerden gelmiş olamayız. Gidilebilecek bir yerden geldiğimize şükredelim; çünkü toparlanın, gidiyoruz.
Buraya, yani bugün bize hangi siyasi çizgiyi tutturacağımız, hangi hayat yolunu seçeceğimiz, kimlerle yoldaşlık edeceğimiz sorularını sorduran ortama kendimiz karşısında, derece derece yakın ve uzak çevremiz karşısında duyduğumuz sorumluluk yüzünden gelmiştik. Başka bir sebeple buraya gelmiş olanlar bizden değildir. Onlara hitap etme gereği duymuyoruz. Bizler birbirimize seslenerek şikâyetimizin kaynağını keşfedebildik. Bir ses çıkarılabilecek, çıkan sesi işitebilecek kadar talihliyiz. Geldiğimiz bu yerdeki dalgalanmalar içeriğiyle olduğu kadar şiddetiyle de geliş sebebimize tasallut edecek bir açılım gösterdi. Artık yukarıda sözünü ettiğim sorumluluğa dönmek sesi çıkaran için olduğu gibi sesi duyan için de kaçınılmazdır. Buraya gelişi bizimkinden farklı sebeplere bağlı olanları burada bırakmak, buradakilerden kopmak gayesiyle toparlanın, gidiyoruz!
Ayaklarımızı dolaştıracak derecede acele etmesek de olur; ama işi iyice ağırdan alacak kadar vaktimizin olmadığı besbelli. Birer okur ve yazar olarak siyaset adamları ve onları fırdöndüsü kitle iletişim araçları tarafından çok kötü kokutulan bu orta malı bölgeyi mümkün olduğu kadar çabuk terk etmemiz lâzım. Türkiye’yi bir bayağılık gölü haline getirebilecek bir selin suları hızla bulunduğumuz tarafa akıyor. O gelmeden bizler bulunduğumuz yeri boşaltmalıyız. Burada zaten bir sele kapılıp gelmiş olanlar kalsın. Biz burayı boşaltmazsak içinde bulunulan bölgeyle bölgenin içinde bulunan arasında bir fark gözetilmediği o felâket yakamıza yapışacak. Değiştirmek için geldiğimiz yerde değişmeye uğramak neyse; lâkin düzeltilmesi gerektiğine inandığımız insanların şeklini almaya ne demeli? Vücudumuzdaki yara-bere henüz tedavi kaldırabilir durumdayken başımızın çaresine bakmalıyız. Toparlanacak derman bulur bulmaz toparlanın, gidiyoruz!
Hatırlatsam iyi olacak: bundan on yıl kadar önce yazdığım bir Cuma mektubunun başlığı şöyleydi: Bu deveyi gütmeyeceğiz ve bu diyardan gitmeyeceğiz! Bu gün ise Cuma mektubu okurları karşısına: Toparlanın, gidiyoruz! serlevhasıyla çıkıyorum. Ne oldu? Gitmeyelim diyen adam niçin gidelim diyor? On yılda bana tükürdüğümü yalattılar mı? Yoksa on yılda olup bitenler beni tabansız hale mi getirdi? Bu ihtimaller söz konusu edilince düşmanlarım zil takıp oynayarak “hem öyle, hem öyle” diyeceklerdir. Halbuki işin aslını bilen dostlarımın gözü önünde gerçekleşen olay açıklıkla gösteriyor ki “ne biri, ne de ötekidir”.. Üstelik beni on yıl arayla iki değişik ifadeye götüren mantık kavranılınca görülecektir ki sözlerim birbirini çelmiyor. Benim bu gün toparlanın gidiyoruz deyişim bu diyarı terk etmeyişin bir nişanesidir. Gütmek için önümüze sürdükleri deveyle irtibatı, hasbelkader kurulmuşsa, kesmek içindir. Bir kararlılığın dile getirilişinden on yıl sonra sözümden dönmediğimi belirtecek bir anlatım yolu kullanıyorum. Aynı şeyi söylüyorum; ama iğnesi kırık yere takılmış bir plak gibi değil.
Fırsatını bulmuşken kendimin ve has okurlarımın hak ettiği övgüye yer ayırmadan geçmek olmaz. Cuma Mektupları’nı ne dün, şân olsun memlekete diye yazdım, ne de bu gün benzeri bir sâikla hareket ediyorum. Varlık sebepleri arasında işlevsellikleri birinci sırayı dolduran yazılar bunlar. Bu metinlerde günlük gazetelerde yayınladığım fıkralardan bir derece farklı olarak sadece kendilerine gerçekten mektup yazma gereği duyacağım insanları muhatap alıyorum. Yine de mektuplar ancak neşir yoluyla aslî okuruna ulaşabildiği içindir ki zaman zaman okurla yazarın arasına girerek gereksiz sapmalara sebep olan kimi meraklıların yazılanları okumasına engel olunamıyor. Deve gütmeme ve toparlanıp gitme konusundaki makalemiz bizi bilen, bizliğini bilen bizler arasındadır.
Nelerle karşılaşacağımızı peşinen nasıl bilebilirdik? Milâdın 2001’inci yılında iki olgu karşımıza eşzamanlı çıkmış bulunuyor: Türkiye’nin ancak Dünya Sistemi tarafından dayatılan şartların kabulü halinde Dünya Sistemi ile pazarlık yapma gücüne erişebileceği, bu birinci olgu. İkinci olgu Türkiye’nin kimliğine sahip çıkma yolundaki çabalarından bir müflis kılığı altında kalmak mecburiyetinde bırakılarak vazgeçmiş bulunmasıdır. Daha dün bile denilemeyecek yakın geçmişte Kemal Derviş’in şimdiki hükümete “ultra bakan” olarak girmesiyle kısa bir süre için açılan ve gördüğümüz kadarıyla kapanmasına ramak kalmış dönemi Türkiye’nin son şansı olarak vasıflandıranlar şaka etmiyordu. Türkiye’nin şansı yaver gitseydi veya başka bir ifadeyle Türkiye kendi şansını yaratacak çapta insanlar tarafından yönetiliyor olsaydı ülkemizin eline Cumhuriyetin ilânından bu yana beynelmilel sahada noksanlığını çektiğimiz bir izin kâğıdı geçmiş olacaktı. Biz bu kağıt sayesinde global kapitalizmin konağındaki münasebetlerimizi hizmetkârların kullandığı arka kapıdan, arka merdivenden işleyerek değil de ziyaretçilerin, davetlilerin, konak sakinlerinin girip çıktıkları ön kapının genişliği, ön merdivenin ferahlığıyla sürdürebilecektik. Türkiye’yi yönetenler, daha açık bir anlatımla, Türkiye’de kendilerine makam ve mevki tahsis edilmiş bulunanlar, kendilerini bir çok haneye girip çıkma yükümlülüğü ile işini yürüten riyasete mensup şahsiyetler gibi görmez de kendilerini mahalle kabadayısı raconuyla kayıtlı bir zümre gibi algılarlarsa varılacak yer burasıdır.
Türk milletinin yönetenler cenahından dayatmalar suretiyle hangi biçimde olursa olsun kendi kimliğine sahip çıkma girişimleri fos çıkmış ve topluma ilişkin kişiliğimiz iflâs etmiştir. Modernleşmenin topluma bir boyun eğiş olarak sunuluşu, modernleşme vesilesiyle bir karakter ve şahsiyet inşa etmede kalınan yetersizlik yöneticilerin cürüm alanı şeklinde ortadadır. Örnek olmayı, örnek çıkarmayı yönetilenlerden beklemek ne akla, ne de ahlâka uyar. Sarahatle bilinen gerçek yönetilenlerin sahip çıkılabilecek bir kimlik arz etme gücünden tarih boyunca mahrum bırakıldıklarıdır. Geldiğimiz yerde sorularla baş başa kaldığından bile habersiz bir toplumuz. Bu halimizle bize bir toplum denilmesi bile su götürür. Türk isek sıradan bir Balkanlıdan seni-beni ayıran nedir? Türk isek sıradan bir Orta-Doğuludan seni-beni ayıran nedir? Bunların cevap bekleyen sorular olması kimin umurunda? Müflis kıyafetine talim edişimiz bilgi ve bilinç düzeyi karşısındaki umursamazlığımızdan doğuyor. Kimlik konusunda Türk milletinin ayağı sürçtükçe siyasi kadrolarındaki laçkalaşma tahammül edilmez bir hal alıyor. Laçka siyasi kadrolar gemi azıya alıp kimlik arayışları dolayısıyla doğan bütün meseleleri çözümsüzlüğe sürüklüyor. Bu durumun ne anlaşılır sonucu millet olarak hiçbir siyasi gelişmeye bel bağlanamayacağının yüzümüze çarpılışıdır. Bütün toplum etkinliklerini kapsayan kültür hayatımız kirlilikle malûldür. Pislik dünya sistemini kabullenerek kendimize bir kurtuluş yolu açamayacağımız kadar artmış durumdadır. Pisliğe katlanmayı denemeyelim. Başarısızlıklara goygoyculuk etmemek için toparlanın, gidiyoruz! Aklımızdan hiç çıkarmayalım ki biz kültür hayatımızı dünya sistemini reddetme bahanesini kullanırken kirlettik.
Bir adı da kapitalizm olan dünya sistemini özüyle ve biçimiyle reddederek Türkiye’nin kurtuluşuna açılan bir yola girmek ülkemizde ipleri ellerinde bulunduran çevrelerin son kırk yılda yönetim felsefesi itibariyle sosyalizmi veya İslâmiyet’i benimsemesiyle mümkün olabilirdi, olmadı. Birilerinin koro halinde “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye!” diye haykırdıklarını işitir gibi oluyorum. Türkiye’nin her iki yaklaşımla da kurtuluş yoluna giremeyişini nesnel şartlara, giderek beynelmilel siyasetin iniş çıkışlarına bağlayarak açıklayanlar (açıkladım sananlar) sadece işledikleri kabahatleri örtmeye çalışanlardır. Türkiye’ye kuş bakışıyla bakan herkes son kırk yılda sırasıyla iki tarzın da benimsenmeye gayret edildiği izlenimine kapılabilir ve yumrukların, küfürlerin sayısını açıklamak suretiyle böyle bir izlenim edinmekte haklı olduğunu savunabilir. Ne var ki hadise göründüğünden çok karışıktır ve son kırk yılını Türkiye’ye “içerden” bakam yeterliği gösterebilmek için sarf edenler dikkatleri sosyalistler ve Müslümanlar tarafından yirmişerli olarak paylaşılan son kırk yılda sosyalizm aleyhine sosyalist geçinenlerin ve İslâmiyet aleyhine münafıkların neler yaptıklarına çekmek isterler.
27 Mayıs 1960 ihtilâlini takip eden yıllar Türkiye’yi sol, belki de sosyalist bir iktidarın beklediğine inanılan yıllardı. 12 Eylül 1980 ihtilâlini ise Türkiye’de istikrarı Müslüman, belki de şeriatçı bir yönetim sağlayabileceğine inanılan yıllar takip etti. Bu inançların kaynağı neydi? Toplumun değişik katmanlarında bu inançların yaygınlaşması kimin işine geliyordu? Yaygınlığı sağlamak için hangi karakterdeki toplum unsurları kullanılmıştı? Bu insanları işe koşma yolu hiç denenmese olmaz mıydı? Umalım ki doktora çalışmasını sosyologi alanında yapanlar zahmete girip yukarıdaki sorulara birer cevap bulmak suretiyle bizleri aydınlatırlar. Onların cevabı gelene kadar biz devletin yaygınlaşan inançlar dolayısıyla başına iş açabilecek tehlikeleri nasıl bertaraf ettiğine bakalım.
Türkiye sol, belki de sosyalist bir yönetime kavuşarak kurtuluş yolu bulurum ümidine sarıldığı yıllarda devlet (elektrik gibi ancak çarpınca varlığını anlamlı bulduğumuz devlet) bu yolu açabilecek olanlar arasında bir ayıklama yaptı ve eliyle devlete sadakatini kanıtlamış elemanlarını ayıklamaya konu ettiği unsurların arasına serpiştirdi. Soğuk savaş şartları sol ve sosyalist unsurların takibatında ve yönlendirmesinde büyük kolaylıklar sağlıyordu. Önemli olan birinci işlem, yani kullanışlı tez etrafında insanları toplamaktı. Türkiye’de sol yönde bir iktidar değişikliğin adına Millî Demokratik Devrim demek suretiyle devletin aslî elemanları lâfız olarak da kendilerini sosyalizmden azat ettiler. Böylelikle nasıl olduysa oldu doktrine sadakatiyle dikkat çeken sosyalistler bu hareketi sürükleyen heyetlerden kısa sürede tasfiye edildiler. Hepsinden önemlisi sosyalizmin Türklük ve Müslümanlıkla hem yaygın, hem örgün bağıtlar içinde kavranabileceğine eğilim duyan sosyalistler hareket içinden tasfiye edilmekle bırakılmadı, itibarsızlaştırıldı. Sosyalist politika üretmesi söz konusu edilebilecek olanlardı. Felsefenin hangi basamakta bir sefalete düştüğünü görmek isteyenler Türk solcularıyla tanışmakta acele etseler yeriydi.
Türkiye’de takibat altında bulunmak bakımından solcuları ve sosyalistleri laiklik bahane edilerek fersah fersah geride bırakan Müslümanlar güttükleri siyasi hedefler itibariyle yozlaştırılmak için çok müsait özellikler arz etmişlerdir. Müslümanların iri gövdeleri üzerinde gerçekleştirilen işlemlerden söz edeceksek bunun sosyalistlere uygulanan uygulanan yönteme hiç benzemediğini belirtmeliyiz. İslâmiyet’in Türkiye’nin kurtuluşuna vesile olacağı fikri ortadan kaldırılırken siyasî boyutu öne çıkarılarak yürütülen hareketten üstün nitelikli Müslümanların, elden geldiğince etkisizleşmesi sağlansa da, tasfiyesi yoluna gidilmedi. Tasfiyeye girişmeye yeltenen her kim olduysa kısa zamanda kendi altını oyduğunu anlamakta gecikmedi. Nitelikli Müslüman birey piyasasını son yirmi yılda hiç kaybetmedi. Hep yüksek kurdan işlem gördü. Türkiye’de Müslümanlar bireyler olarak değil sürüler olarak işleme tâbi tutuldular. Müslümanlar kişiliklerinde küçülme vuku buldukça piyasa değerlerinin arttığını gözlemlediler. Bireyler olarak değil sürülerden birinin parçası olarak hareket etmek Müslümanlar için çok kârlı idi. Başımızdan geçen üç aşamalı bir maceradır. Sürünün siyaset sahnesine girişiyle başlayan macerada önce onun “ Vatan Cephesi”ni bölecek bir performans göstermesi istendi. Sonra Türk sağını bu sürünün temsil etmesine ruhsat verildi ve nihayet hangi gerekçeyle mazeret uydurulmuş olursa olsun Amerikancılığın, giderek batılılarla işbirliği yapmanın bayraktarlığından keyif alan bir Müslümanlar sürüsüne ulaşılmış oldu.
Yansıttığı renkler ister sağcı, isterse solcu algılayışlara elverişli olsun, bugün Türkiye’deki siyaset sahnesini dolduran ve kitle iletişim araçlarına malzeme olan orta malı görüşler haysiyet sahibi insanların onların çevresinde mekân tutamayacağı özelliklerdedir. Müslümanlığını, onunla aynı anlama gelen Türklüğünü ciddiye alan bizler orta malı görüşlerin hükmünü yürütemediği bir alanda tanışıklığımızı devam ettirmek zorundayız. Bu tanışıklığın üretkenliğine ihtiyacımız var. Öyle anlaşılıyor ki bizim tanışıklığımızın devamı ancak buralarda oyalanmaktan vazgeçmekle mümkündür.
Gitmek için toparlanmak gerekiyor. Yanınıza alacağınız şeyler sahip olduklarınızın hepsi değil. Sizin için neler vazgeçilmez ise onları tanıma durumundasınız. Kirlilik içinde rahat edemeyen biriyseniz neyin güzel, neyin doğru, neyin haklı, neyin faydalı, neyin sahici olduğu konusundaki kararınızı gözden geçirmek zorundasınız. Tazelenmek her zaman gereklidir; ama bilhassa tazelenme gereğinin öne çıktığı zamanlar da vardır. Bu gün böyle bir tazelenmeyi kalabalıkların kabalıklarına taviz vermeden ve hoşgörüsüz bir tarzda başarmanın günüdür.
Ismet Ozel
Cuma Mektupları-6
Şule Yayınları/Kasım/2002
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sami Hocaoğlu
4/5/2007 -Kategori: Okunasi Yazarlar
Kadın üzerinden İslam'ı vurmaya kalkışmak
8 Mart Kadınlar Günü, kadına verilmiş bir rüşvettir. Mütecavizin, tecavüz mağduresine taktığı takı (!) hükmündedir. Vahşi kapitalizm kadını önce sömürmüş ve metalaştırmış, sonra da sus payı vermiştir. Delil isteyen, 8 Mart 1857de New York'ta ne olmuş ona baksın.
Kadına gün ihdas ederek “cinsiyetçilik” yapan mantık, kadını peşinen “Dünyanın Kandıralısı” ilan etmiştir. Anlayacağınız, “Bölük dur! Kandıralı, sen de dur!” hesabı. Kadına karşı en büyük ayrımcılık, kadını insan türü içinden çekip çıkararak ayrı bir kategori gibi sunan modern yaklaşımdır. Bu zevkperestliğe ve değersizleşmeye dayalı modernizmin, kadını “şehvet nesnesi” haline getirme sürecinin bir parçasıdır.
Tesettürlü Müslüman kadına “kamusal alan” işkencesi yapan akıl, kadını “kamu malına” dönüştürmeye çalışan aklın ta kendisidir. Bu akıl, İslam'ı kadın üzerinden vurma çabasındadır. Bu şeytani bir hokus-pokustur.
Oysa ki Kur'an, “cinsiyet” değil “insiyet” (insanlık) merkezli bir dil kullanır. Karşılıklı hak ve sorumlulukları hatırlatır: “Erkeğin kadın üzerinde hakları olduğu gibi, kadının da erkek üzerinde hakları vardır” der. İyi davranışlara verilecek ödüllerin zikredildiği bir ayette “Kadın olsun erkek olsun, fark etmez” denilir ve eklenir: “Siz birbirinizdensiniz”. Ba'dukum min ba'd şeklindeki bu kalıp ifade, “ancak bir araya gelince bir bütün oluşturan iki yarımın, birinin diğerine kategorik üstünlüğünü reddeden” bir ifadedir.
Kur'an'da kadının kavramsal çerçevesi de, yukarıdaki genel hükümleri tasdik eder.
Kur'an kadını nisa' olarak anar. İbn Abbas'a göre bu kök “insan” kelimesinin üretildiği köktür. Yani kadın “insan türünün temelidir”. Yine mer'e olarak anar. “Kişi”, “kişioğlu”, “insanoğlu” anlamına gelen mer' köküne nisbet edilir. “Zevc” olarak anar. Bu kelime kadını da erkeği de ifade eder. Büyük lügatler, bu kelimeye örnek olarak zevcâ na'lin cümlesini kullanırlar: “Bir çift ayakkabının teki”. Bu örnek cümle sağ teki veya sol teki değil, her ikisini de ayrı ayrı ifade eder.
Erkek ve kadının ontolojik üstünlük iddialarına verilmiş bir cevap gibidir bu etimoloji. Bu cevabı biz şöyle de okuyabiliriz: Ey “Erkek mi üstün, kadın mı?” gibi boş işlerle oyalanan şaşkın! Erkekle kadın bir çift ayakkabıya benzer. Eştir, hatta eşittir, ama asla “aynı” değildir. İsteyen, ayağındaki kundurayı ters giysin. O zaman anlar abes iş işlediğini. “Nasılsa aynıdır” diye kundurasının sağını sola solunu sağa giyen, hem ayakkabıya hem ayağa zulmetmiş olur.
Kur'an'ın savaş mağdurlarının mağduriyetini gidermek için özel şartlarda izin verdiği, hatta teşvik ettiği “çok evlilik”, libidonun kulu olmuş şehvetperestlerin anladığından çok farklı bir hakikate sahiptir. Zinayı hayat tarzı haline getirmiş bir kafa ile bu hakikat anlaşılamaz.
Hakeza, cahil cühelanın elinde İslam'ın pak alnına çalınacak bir kara olarak görülen kadının mirası bahsi de öyle. Cahiliyye dönemi standartlarına göre kadın mirastan hiç pay alamazdı. Muhammedi davet (İslam'ın tarihi insanlıkla yaşıt olduğu ve İslam Hz. Muhammed ile başlamadığı için bu tabiri kullanıyorum) öncesinde, babanın malı büyük oğula kalır, o yoksa amcalar arasında paylaştırılırdı.
Kur'an vahyi ilk defa kadına mirastan pay ayırdı. Bu, erkeğe ayrılan payın yarısı idi (4:11). Bu yarım pay dahi, henüz vahyi tam sindirememiş bazıları tarafından gönülsüz karşılandı. “Bizimle savaşa mı gidiyorlar ki mirastan pay alacaklar?” diyenler bile oldu. Tüm gelir kaynaklarının “savaş - ticaret – miras” gibi üç alana münhasır olduğu, bu üç alana da erkeklerin hâkim olduğu bir sosyal yapıda, bu anlaşılabilir bir durum.
Fakat “vahyin teşri yönü” açık. Sanki önceden kadına erkekle aynı oran veriliyormuş da, Kur'an bunu yarıya indirmiş gibi. Ama bu haksızlık. Kur'an hiç almayan kadına erkekten kestiği yarıyı vererek süreci başlattı. Vahyin teşri yönü dediğim bu. Şimdi soru şu: Kur'an'ın erkek ve kadın için koyduğu _ oranı haddi mutlak mıdır, haddi mukayyet midir?
Bu sualin cevabı, bu hükmün “illete mebni bir hüküm” olup olmadığına bağlı olarak değişir. Eğer bu hüküm illete mebni değilse, oran “haddi mutlak”tır, hiçbir hal ve şartta değişmez. Eğer illete mebni hükümse, genel kural gereği illeti değişince malul/hüküm de değişir.
Allahu a'lem, bizce bu oran illete mebnidir. Zira miras hukukunda maksat “hakkın tahakkuku” ve “adaletin ifası”dır. Miras hukukunu beyan eden 4:11-12. ayetlerde mirasın “vasiyetten arta kalandan” yapılması vurgulandığı halde Allah Rasulü'nün “Artık varise vasiyet yoktur” sözünü de, Ömer b. Abdülaziz dahil bir çok müçtehidin dede yetimine varislerin iznine bakılmaksızın “zorunlu vasiyet” (el-vasiyyetu'l-vacibe) uygulamasını da, “maksada riayet” bağlamında anlamak icap eder.
Bizce hükmün illeti, aynı surenin 32. ayetindeki “iktisab” (kazanç)tır. Orada erkeğin de kadının da kazandıklarından kendilerine pay olduğu vurgulanmıştır. Dolayısıyla, kadının erkeğe nisbetle _ olan hakkı “haddi mutlak” değil, “haddi edna”dır (en aşağı had); fakat “haddi a'la” (en yüksek had) değildir. Allah, en doğrusunu bilir.
Bunlara neden mi değindik? Kadın üzerinden İslam'ı vurmak istismardır da, ondan.
Yenisafak / 09.03.2007
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Dücane Cündioğlu
10/2/2007 -Kategori: Okunasi Yazarlar
Bırak, kalbin o kalbe secde etsin!
Bir hakikat talibi, irfan yolunda yürümeye azmettiği ilk günlerde, rüyasında “kalbini secde ederken” görmüş. Şaşırmış tabii. Hayretler içinde kalbinin secdeden kalkmasını beklemiş, beklemiş, beklemiş. Fakat kalbi bir türlü secdeden kalkmak bilmemiş. Ne yapacağını şaşırmış, kan ter içerisinde rüyasından uyanıvermiş.
Çevresinde ne kadar tanıdığı bildiği, güvendiği zat varsa, huzurlarına gidip kendilerinden bu rüyayı tabir etmelerini istemiş. Fakat kimse rüyasını tabir etmemiş. Çünkü bu zatlar, bizzat tecrübe etmedikleri bir hadiseyi (kendilerinin görmekten mahrum oldukları bir rüyayı) yorumlamayı hiç de edeble mütenasib bulmamışlar.
Derken, içlerinden biri, “Filan şehirde bir zat var, onun yanına git, belki o sana yardımcı olur” diye nasihatta bulunmuş. O da üşenmeyip o şehre gitmiş. Selâm verip huzura çıkınca, zihnini meşgul eden malum soruyu biraz dolaylı olarak sormuş:
— “Efendim!” demiş, “Kalp secde eder mi?”
Şeyh efendi tebessüm edip kendisine şu cevabı vermiş:
— “Elbette eder; hem de ebediyete kadar!”
Bu cevap üzerine, Şeyh efendinin, düşünün kendisine düştüğü kimselerden olduğunu anlayıp bir daha o zatın yanından ayrılmamış.
***
Eylemek için önce istemek gerekir; eyleyebilmek için önce istemelisiniz.
İstediğinizi eyleyebilmek için, istemek yetmez; eyleyebilecek güce de sahip olmalısınız..
İrade ve kudret, bir fiilin olmazsa olmaz koşulu. Bunda kuşku yok! İsteğiniz ve gücünüz yoksa eyleyemezsiniz çünkü.
İstek gücü, güç ise eylemi meydana getirir.
'İbadet' de —tıpkı 'âdet' gibi— bir nevi tekrardır. Bu iki tekrarlama işlemini birbirinden nasıl ayıracağız? Sözgelimi sürekli yemeklerden önce “el yıkamak” ile namazlardan önce “abdest almak” arasındaki ayrımı mümkün kılan ölçüt nedir?
Eskiler, 'ibadet' ile 'âdet'i birbirinden ayırmak için zorunlu bir şartın varlığına işaret etmişler: 'niyet'.
Yani eyleme bir şuurun, bir bilincin eşlik etmesi.
İbadet'i âdet'ten ayıran işte bu yönüdür; bilinçli yapılıyorsa, eyleme bir bilinç eşlik ediyorsa ancak, tekrarlanan o eylem 'ibadet' vasfını kazanır.
Niyete hareket, hareket değildir; meyldir sadece, temayüldür. Hareketin anlamı, hareketin kendisinde değil, harekete geçiren sebepte, yani amaçtadır. Amacını bilmediğiniz bir harekete anlam veremezsiniz.
Bir eyleme anlam verebiliyorsak, bu, o eylemin amacını, yani eylem sahibinin niyetini kestirebiliyor oluşumuzdandır. Kestiremeseydik, anlam da veremezdik.
Bâyezid-i Bistamî “Yıllarca durmadan, usanmadan insanları Allah'a davet ettim” demiş; “nice zaman sonra arkamı dönüp baktım. Bir de ne göreyim, hepsi beni geçmiş!”
***
Kalbin secdesi, “âzaların secdesi” gibi değildir. İnsanın âzaları, yüzü ve elleri secdeye gider. Burası açık. Fakat âzalar secdeye gittiği gibi secdeden gelir de. Yani insan ne kadar secdeye kapanıyorsa, o kadar da secdeden kalkar. Kalkmayacak olduğunu bilen kaç kişi secdeye gider?
Azalar kalkabildikleri sürece secdeye kapanırlar. Kalp ise kalkmamak için ve kalkmamak niyetiyle secde eder. Bir kere secdeye kapanmaya görsün, bir daha kalkmaz, kalkmayı istemez, beceremez de zaten.
Ey talib, asıl marifet kalbin secdesidir; âzaların secdesinden maksad da kalbi secdeye davettir. Sen bak bakalım, kalbin hiç secde ediyor mu?
“Nedir secde?” diye soruyorsun.
Bir kere daha söyleyeyim: Secde hiç olmaktır, hiçleşmektir. Hiçleşmek ise, aslâ bir daha kalkamayacağın bir biçimde yüz sürmektir toprağa!
Sen bu secdenin izini, alınlarda değil, kalplerde ara! Eğer bir kalpte bu türden bir secdenin izini buluyorsan, hiç tereddüt etme, yüz süreceğin toprağı bulmuşsun demektir.
O hâldeyken bırak kalbin o kalbe secde etsin!
Yenisafak / 10-02-07
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı